JAPONYA’DAN KTÜ’YE 175 KİTAPLIK KÜLTÜR KÖPRÜS
JAPONYA’DAN KTÜ’YE 175 KİTAPLIK KÜLTÜR KÖPRÜS
İçeriği Görüntüle

Siyasi hareketler çoğu zaman sandıkta kaybetmeden çok önce içeriden kaybetmeye başlar. Önce kelimeler anlamını yitirir. Sonra ilkeler. Ardından insanlar susmaya başlar ve en sonunda, yıllarca o yapıyı ayakta tutanların kalbinde şu soru belirir.

“Biz bunun için mi yola çıkmıştık?”

Bir siyasi hareket için asıl tehlike, muhaliflerinin çoğalması değildir. Muhalefet siyasetin tabiatında vardır.

Asıl tehlike, kendisine inanan insanların artık inanmamaya başlamasıdır.

Çünkü dışarıdan gelen eleştiri bir yapıyı sarsabilir; fakat içeride kaybolan inanç, o yapının temelini çürütür. Türkiye bugün belki de tam olarak böyle bir eşikte duruyor. Son günlerde Fatma Betül Sayan Kaya üzerinden yürüyen tartışmayı yalnızca bir kişi, bir fon veya bir yatırım meselesi olarak okumak büyük resmi kaçırmak olur. İddiaların hukuki boyutunu elbette hukuk araştırmalı, gerçeği ortaya çıkarmalıdır. Bir insan hakkında hüküm vermek mahkemelerin işidir. Fakat siyasetin hukuktan farklı bir alanı daha vardır. Vicdan. Toplum bazen mahkeme kararından önce bir soru sorar.

“Adalet gerçekten herkes için aynı mı?”

İşte iktidarlar açısından en tehlikeli soru budur.
Çünkü insanların öfkesi çoğu zaman birilerinin zengin olmasına değildir. İnsanlar çalışarak kazanılmış servete kızmaz. Hak edilmiş makama da kızmaz. Asıl öfke, imkan ile liyakat arasındaki bağın koptuğu düşünüldüğünde başlar. Birileri yıllarca kapı kapı dolaşırken, afiş asarken, seçim sandığında nöbet tutarken, ailesinden ve işinden fedakarlık ederken; başka insanların siyasetin açtığı kapılardan servete, makama, itibara veya nüfuza ulaştığı kanaati yerleşirse mesele artık ekonomik değildir. Mesele ahlakidir ve ahlaki kırılmalar siyasi kırılmalardan çok daha derindir.
AK Parti sıradan bir siyasi parti olarak doğmadı.
Onu iktidara taşıyan toplumsal enerji yalnızca ekonomik vaatlerden ibaret değildi. Bir itiraz vardı. Devlet karşısında hor görülmüş insanların itirazı. Başörtüsü nedeniyle üniversite kapılarında bekleyen kadınların itirazı. Anadolu insanının merkeze karşı itirazı. Bürokratik vesayete, seçkinci dile ve toplumun belli kesimlerini ikinci sınıf gören anlayışa karşı bir itiraz ve bütün bunların üzerinde güçlü bir söz vardı.

Adalet.

İnsanlar yalnızca daha iyi yollar, hastaneler veya havaalanları istemediler. Kendilerine şunu söyleyen bir siyasal harekete inandılar. “Bu devlet sizin de devletiniz.” Bu yüzden AK Parti'nin bugün karşı karşıya bulunduğu ahlaki sınav, başka partilerinkinden farklıdır. Çünkü insanları adalet iddiasıyla yanınıza aldıysanız, adaletsizlik suçlaması sizi iki kere yaralar. İnsanlara liyakat vadettiyseniz, kayırmacılık iddiası sizi iki kere yaralar. Mütevazılık üzerinden yükseldiyseniz, gösterişli hayatlar sizi iki kere yaralar ve siyaseti bir “dava” olarak tarif ettiyseniz, şahsi menfaat görüntüsü sizi yalnızca siyasi olarak değil, ahlaken de yaralar. Bugün muhafazakar seçmenin bir bölümünde görülen rahatsızlığı sadece ekonomik şartlarla açıklamak eksik kalır.
Ekonomik sıkıntılar elbette önemlidir.

Ama insan bazen yoksulluğa dayanır da haksızlığa dayanamaz.

Kendi sofrasındaki eksilmeyi sineye çeker; fakat bir başkasının hak etmediğine inandığı bir imtiyazı gördüğünde başka türlü incinir. Çünkü orada yalnızca cebinin değil, onurunun da eksildiğini düşünür. Daha da önemlisi, yıllarca aynı siyasi harekete destek vermiş insanlarda oluşan öfke sıradan bir muhalif öfkesi değildir.
Bu, içinde hayal kırıklığı taşıyan bir öfkedir ve hayal kırıklığı ancak bir zamanlar inanmış insanlarda oluşur. Hiç sevmeyen insan öfkelenir ve geçer. İnanmış insan ise kırılır. İşte siyasetin korkması gereken şey tam olarak budur.

Kızgın seçmen değil, kırılmış seçmen.

Kızgın insanı yeniden ikna edebilirsiniz.
Ama kendisini kullanılmış hisseden insanın kalbine yeniden girmek çok daha zordur. Bizim siyasi ve medeniyet geleneğimizde makam hiçbir zaman kişinin mülkü olarak görülmemiştir. Makam emanettir. Yetki emanettir. Devletin imkanları emanettir. Milletin güveni ise bütün bunlardan daha büyük bir emanettir. Bu anlayış kaybolduğu anda devlet hizmeti ile şahsi yükseliş arasındaki sınır bulanıklaşır. İşte çürüme tam burada başlar. Çürüme bir sabah ansızın ortaya çıkmaz. Önce küçük ayrıcalıklar normalleşir. Sonra eş dost kayırması mazur görülür. Ardından liyakat, sadakatin gerisine düşer. Sonra insanlar susar. Çünkü konuşmanın bedeli vardır. Bir süre sonra herkes yanlışı görür fakat kimse söylemez ve nihayet öyle bir düzen ortaya çıkar ki içeride herkes gerçeği bilir, dışarıda herkes başka şey konuşur. Tarihte nice güçlü yapı tam da böyle çökmüştür. Dışarıdan gelen darbeyle değil. İçeride doğruyu söyleyecek insan kalmadığı için.

Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın yaklaşık çeyrek asırlık siyasi başarısının en önemli sebeplerinden biri, kendi seçmeniyle kurduğu doğrudan güven ilişkisidir. AK Parti'ye kızan fakat Erdoğan'a güvenmeye devam eden geniş bir kitlenin yıllarca varlığını koruması bunun göstergesidir.
Fakat hiçbir siyasi kredi sonsuz değildir. Liderlik yalnızca sadakat istemek değildir. Bazen en yakınındakine karşı adaleti uygulayabilmektir.
Hatta gerçek liderlik çoğu zaman tam orada başlar.

“Kim olursa olsun, yanlış yapanın yaptığı yanına kalmaz.”

Bu duygu yeniden kurulabilirse kriz bir arınmaya dönüşebilir. Kurulamazsa biriken öfke sessizce büyür ve siyasette en tehlikeli öfke bağıran öfke değildir. Sessizleşen öfkedir. Çünkü bağıran insan hala sizden bir şey bekliyordur. Susmuş insan ise çoğu zaman kararını vermiştir. Uzun iktidarlar kaçınılmaz olarak çevrelerinde menfaat halkaları üretir. Dün kapısında beklenen siyasetçi, bugün kapısında insanların beklediği kişiye dönüşür.
Dün ayrıcalıklara itiraz edenler, zamanla ayrıcalığın sahibi olabilir. İktidarın insan tabiatı üzerindeki en eski imtihanı budur. Bu yüzden güçlü siyasi hareketlerin zaman zaman kendi içlerine dönüp acımasız bir muhasebe yapmaları gerekir.
Kim nereden geldi? Nereye ulaştı? Bu servet nasıl oluştu? Bu makama hangi liyakatle gelindi?
Akrabalık, dostluk ve siyasi yakınlık kamu imkanlarına erişimde rol oynadı mı? Devlet ile şahsi menfaat arasındaki sınır korundu mu? Bu sorular sorulmadan yapılacak hiçbir “yenilenme” gerçek yenilenme değildir. İsimleri değiştirmek yetmez. Fotoğrafı değiştirmek yetmez. Sloganları değiştirmek hiç yetmez. Zihniyeti değiştirmek gerekir. Çünkü mesele birkaç kötü örnekten kurtulmak değil, kötü örnekleri mümkün kılan düzeni ortadan kaldırmaktır. Bugünkü tartışmanın merkezinde Fatma Betül Sayan Kaya'nın adı olabilir. Yarın başka bir isim konuşulur. Sonra bir başkası. Fakat isimlere takılırsak asıl meseleyi kaçırırız. Asıl soru şudur.
Bir siyasi hareket, iktidarda geçirdiği uzun yılların ardından hala kuruluşundaki ahlaki iddiayı taşıyabiliyor mu? Asıl sınav budur.
Çünkü siyasi partiler seçim kaybettiklerinde yeniden seçim kazanabilirler. Ekonomiler bozulur, yeniden düzelir. Kadro hataları yapılır, kadrolar değişir. Fakat toplumun adalet duygusu bir kez ağır biçimde yaralandığında onu onarmak yıllar alır. Daha kötüsü de vardır. Bir siyasi hareket kendi yanlışları yüzünden temsil ettiğini söylediği değerleri toplumun gözünde itibarsızlaştırabilir. İşte en büyük vebal budur.
Bir insanın yanlışının faturası kendisine çıkar.
Fakat dini, ahlakı, muhafazakarlığı, davayı ve adaleti dilinden düşürmeyen insanların yanlışlarının faturası bazen temsil ettiklerini söyledikleri değerlere çıkar. O zaman insanlar yalnızca siyasetçiden uzaklaşmaz. Kelimelerden de uzaklaşır.

“Dava” kelimesinden…
“Adalet” kelimesinden…
“Emanet” kelimesinden…
“Liyakat” kelimesinden…

İşte hiçbir seçim mağlubiyeti bunun kadar ağır değildir. Bütün bunlara rağmen krizler aynı zamanda fırsattır. Çünkü çürümenin görülmesi, arınmanın başlangıcı olabilir. Yeter ki mesele birkaç açıklamayla kapatılmaya çalışılmasın. Yeter ki eleştirenler düşman ilan edilmesin. Yeter ki sadakat, hakikatin önüne geçirilmesin ve yeter ki hukuk gerçekten işletilsin.

Bir siyasi hareketin büyüklüğü hiç hata yapmamasıyla ölçülmez. Hatasıyla karşılaştığında ne yaptığıyla ölçülür.
Üzerini örten mi? Savunan mı? Bahane üreten mi? Yoksa kendi canı acısa bile neşteri vurabilen mi? Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey yeni sloganlar değildir. Yeni bir iletişim stratejisi de değildir. İhtiyaç çok daha eski ve çok daha basit üç kelimedir.

Hak. Hukuk. Adalet.

Çünkü devlet bunlarla ayakta durur. Siyaset bunlarla meşruiyet kazanır ve bir dava ancak bunlara sadık kaldığı müddetçe dava olarak kalır.
Aksi halde geriye yalnızca iktidar kalır. İktidar ise fanidir. Makam fanidir. Servet fanidir. Şöhret fanidir. Geride kalan tek şey, insanın kendisine emanet edilen güçle ne yaptığıdır. Bu nedenle bugün AK Parti'nin önündeki tercih, birkaç ismi koruyup korumamak değildir. Tercih bundan çok daha büyüktür. İnsanları mı koruyacak, ilkelerini mi? Çünkü bazen bir insanı korumak için bir ilkeyi feda edersiniz. Sonra başka bir insan için başka bir ilkeyi. Bir gün dönüp baktığınızda korunacak insanlar hala oradadır. Ama uğruna yola çıktığınız dava artık yoktur ve tarih bize defalarca aynı şeyi öğretmiştir.

Bir yapıyı ayakta tutan tavanın ihtişamı değil, temelin sağlamlığıdır.

Temel ise makam sahipleri değildir. Temel, inanan insanlardır. Onların adalet duygusudur. Onların güvenidir. Onların duasıdır. Onların sessiz rızasıdır. O güven kaybolduğunda hiçbir propaganda onu uzun süre ikame edemez. Hiçbir makam sonsuza kadar koruyamaz. Hiçbir seçim başarısı çürümüş bir temeli ebediyen taşıyamaz.
Bu yüzden bugün sorulması gereken soru “Bu kriz nasıl atlatılır?” değildir. Asıl soru şudur.
Bu vesileyle gerçekten arınmaya cesaret edilecek mi? Çünkü hala vakit vardır ama tarih boyunca vakit hep aynı yere kadar vardır. İnsanlar kızarken değil, inanmaktan vazgeçene kadar.