Osman Kenan Aksoy'un yazısı
Bugün İslam’dan uzaklaşmayı yalnızca bireysel inanç zayıflığıyla ya da modern hayatın hızına bağlamak kolaycılık olur. Asıl kopuş, daha derinde; insanın tabiatla kurduğu ilişkinin mahiyetinde yaşanıyor. Çünkü bir yerde emanet bilinci kaybolduysa, orada iman da yavaş yavaş hayattan çekiliyor.
İslam, insanı yeryüzünün sahibi değil, emanetçisi olarak tanımlar. Dağlar, sular, ağaçlar ve hayvanlar insana teslim edilmiş birer “mal” değil; Allah’ın ayetleri, korunması gereken birer denge unsurudur. Ne var ki modern çağ, bu hassas ilişkiyi tersyüz etti. Emanet, yerini mülkiyete; sorumluluk, yerini tahakküme bıraktı.
Bugün “benim arazim”, “benim suyum”, “benim madenim” derken farkında olmadan ilahi sınırı aşıyoruz. Mülkiyet kutsallaştıkça, insan kendini hesap veren bir kul değil; sınırsız yetkiye sahip bir sahip gibi görmeye başlıyor. Oysa İslam’da mülk Allah’ındır; insan sadece süreli bir taşıyıcıdır. Bu hakikat unutulduğunda, din de hayatın merkezinden kopuyor.
Bu kopuşun bedelini sadece tabiat ödemiyor. İsraf, adaletsizlik ve ölçüsüz tüketim, ahlakın da çözülmesine yol açıyor. İbadet, gündelik hayattan izole edilmiş bir ritüele dönüşürken; faizden çevre talanına kadar pek çok mesele “dinin konusu değilmiş” gibi algılanıyor. Halbuki emanet anlayışı, İslam’ın iktisadından ahlakına kadar her alanın omurgasıdır.
Bugün çevre krizlerinden söz ediyoruz ama asıl kriz, emanet bilincinin çöküşüdür. İnsan tabiatı sömürürken aslında kendi fıtratını da tahrip ediyor. İslam’dan uzaklaşma tam da burada başlıyor: Allah’ın emanetini hoyratça tüketirken, O’nun huzurunda hesap vereceğini unutmakta.
Yeniden yaklaşmak mümkün mü? Elbette. Ama bu, daha fazla sloganla değil; mülkiyet sarhoşluğundan uyanıp, yeryüzüne tekrar emanet gözüyle bakmakla mümkün. Tabiatı korumak bir çevre meselesi değil; bir iman meselesidir. Ve belki de bugün, iman tam da bu noktadan yeniden hatırlanmayı bekliyordur.