Osman Kenan Aksoy'un yazısı
Masumiyetten Şiddete: Toplumun Aynasında Bir Çocuğun Hikâyesi
Dolmuşta karşı koltukta oturan bir anne ve yanında dört yaşlarında bir erkek çocuk vardı. Çocuk, yaşının doğallığıyla sürekli sorular soruyor; dünyayı anlamaya çalışan o saf merakla annesine peş peşe sorular yöneltiyordu. Sorular bazen öylesine içtendi ki insanın yüzünde istemsiz bir tebessüm oluşturuyordu. Annesi ise sabırla, sevgiyle ve özenle çocuğunun her sorusuna cevap veriyordu.
O küçük çocuğu izlerken aklıma birkaç gün önce yaşanan acı bir olay geldi: Bir öğretmenin, henüz 17 yaşındaki öğrencisi tarafından öldürülmesi…
Bir an durup düşündüm. Büyük ihtimalle o genç de bir zamanlar bu dolmuştaki çocuk gibi masumdu. O da dünyayı merak eden, sorular soran, hayatı anlamaya çalışan bir çocuktu. Peki ne oldu da yıllar içinde o masumiyet yerini böylesine ağır bir şiddete bıraktı?
Bu sorunun cevabı sadece bireysel değildir; aynı zamanda toplumsaldır. Çünkü hiçbir çocuk doğuştan suçlu değildir. Çocuklar, içinde büyüdükleri aileden, eğitim sisteminden, sosyal çevreden ve toplumun genel ikliminden etkilenerek şekillenir.
Bugün toplum olarak sormamız gereken asıl soru şudur:
Nasıl bir toplumsal ortam oluşturduk ki masum çocuklardan şiddete yönelen gençler ortaya çıkabiliyor?
Son yıllarda yaşanan hızlı toplumsal değişimlerin bu süreçte önemli etkileri olduğu açıktır. Şehirlerimizin demografik yapısı çok kısa süre içinde büyük dönüşümler yaşamıştır. Özellikle düzensiz göç hareketleri ve kontrolsüz nüfus artışı, birçok şehirde sosyal uyum sorunlarını beraberinde getirmiştir. Farklı kültürlerin hazırlıksız biçimde ve kısa süre içinde aynı yaşam alanlarında buluşması, sosyal gerilimleri artırabilmektedir.
Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda güvenlik ve toplumsal uyum açısından da yeni sorunlar doğurmaktadır. Kentlerin sosyal dokusu hızla değişirken eğitim, güvenlik ve sosyal politikaların aynı hızla uyum sağlayamaması, toplumda kırılgan alanların oluşmasına neden olabilmektedir.
Elbette bütün sorunları tek bir sebebe indirgemek doğru olmaz. Aile yapısındaki değişimler, ekonomik sıkıntılar, gençlerin karşı karşıya kaldığı psikolojik baskılar, eğitim sistemindeki aksaklıklar ve dijital dünyanın kontrolsüz etkileri de bu sürecin önemli parçalarıdır.
Ancak şu gerçek inkâr edilemez: Toplumun güvenlik duygusu zedelendiğinde, en büyük bedeli çocuklar öder.
Çocukların sağlıklı bireyler olarak yetişebilmesi için yalnızca ailelerin çabası yeterli değildir. Güvenli mahalleler, nitelikli eğitim kurumları, güçlü sosyal politikalar ve toplumsal dayanışma kültürü de en az aile kadar belirleyici rol oynar.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo bize açık bir gerçeği hatırlatmaktadır: Ekonomik sorunlar ne kadar önemliyse, toplumsal güvenlik ve sosyal uyum da en az o kadar hayati meselelerdir.
Bu nedenle toplum olarak çocuklarımızın nasıl bir ortamda büyüdüğünü yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü bugün dolmuşta merakla dünyayı tanımaya çalışan o dört yaşındaki çocuk, yarının genci olacaktır.
Bizler ona nasıl bir toplum bırakıyorsak, o da o toplumun bir ürünü olacaktır.
Sorulması gereken soru belki de şudur:
Masum doğan çocukları nasıl bir dünyaya emanet ediyoruz?