Türkiye’de son dönemde giderek belirginleşen ciddi bir yönetim ve siyasal ahlak problemiyle karşı karşıyayız. Makamın hizmet aracı olmaktan çıkıp şahsi itibar, güç ve görünürlük aracına dönüşmesi.
Çeşitli vesilelerle makam ve sorumluluk sahibi insanlarla bir araya geldiğinizde, sahadaki toplumsal beklentileri takip ettiğinizde ve sosyal medyada oluşturulan görüntüyle gerçek hayattaki davranışları karşılaştırdığınızda çarpıcı bir tezat ortaya çıkıyor. Sosyal medyada halkın arasında görünen, esnafla çay içen, vatandaşla kucaklaşan yönetici; kimi zaman makam kapısının ardında aynı vatandaşa ulaşılmaz hale gelebiliyor. İşte asıl mesele budur.
Halkla fotoğraf vermek, halkla beraber olmak değildir. Vatandaşı dinliyormuş gibi görünmek, vatandaşı dinlemek değildir. Görünür olmak da hizmet etmek değildir.
Bugün bazı makam sahiplerinde giderek güçlenen bir makam narsisizmi gözlemliyoruz. Makam geçici olduğu halde, makamın insanda oluşturduğu güç duygusu kalıcıymış gibi yaşanıyor. Eleştiri rahatsız ediyor, farklı fikir tehdit gibi algılanıyor; liyakatli insanların sözü yerine makam sahibinin hoşuna gidecek sözler tercih ediliyor. Bunun sonucu yalnızca kibir değildir. Çok daha ağır bir sonucu vardır.
Kurumsal körleşme.
Çünkü çevresinde yalnızca kendisini alkışlayan insanlar bulunan yönetici, bir süre sonra toplumun gerçek sesini duyamaz. Gerçek problemlerin yerini hazırlanmış programlar, gerçek vatandaşın yerini seçilmiş kalabalıklar, hizmetin yerini ise fotoğraf ve video almaya başlar. Bu körleşmenin en düşündürücü sonuçlarından biri de Türkiye’nin yetişmiş insan gücüne karşı geliştirilen mesafedir.
Yıllardır yurt dışında yaşayan; bulunduğu ülkede siyasal, toplumsal ve kurumsal sorumluluk üstlenen, Türkiye ile bağını hiçbir zaman kaybetmeyen, ülkesinin hak ve menfaatlerini bulunduğu her zeminde savunan ve hiçbir makam beklemeden Türkiye için gönüllü sorumluluk taşıyan ciddi bir insan birikimimiz vardır.
Bu insanlar Türkiye’yi uzaktan seyreden insanlar değildir. Bulundukları ülkelerin siyasetini, bürokrasisini, sivil toplumunu ve kurumsal kültürünü bilen; farklı sistemlerin güçlü ve zayıf taraflarını bizzat tecrübe etmiş; Türkiye ile yaşadıkları toplumlar arasında yıllardır köprü kuran gönüllü dava ve hizmet insanlarıdır. Mesele bu insanlara makam veya mevki verilmesi meselesi değildir.
Mesele, Türkiye’nin sahip olduğu yetişmiş insan gücünden neden yeterince istifade edemediği meselesidir.
Çünkü bir devletin büyüklüğü yalnızca yetiştirdiği insanlarla değil, dünyanın neresinde olursa olsun yetişmiş insanlarını ülkesinin ortak aklına ne ölçüde katabildiğiyle de anlaşılır. Ne var ki bu insanlar Türkiye’ye geldiklerinde zaman zaman hak ettikleri fikri ve toplumsal karşılığı bulamamakta; birikimlerinden yararlanılması gerekirken görünmez mesafelerle karşılaşabilmektedir. Daha düşündürücü olan ise toplumla buluşabilecek, fikirleriyle katkı sağlayabilecek, siyasi ve toplumsal tecrübeleriyle örnek oluşturabilecek insanların önünün açılması gerekirken, kimi zaman tam tersine toplumla kesişme alanlarının daraltıldığı yönünde oluşan kanaattir.
Burada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir siyasal psikoloji vardır. Makam sahibi, kendisinden bağımsız biçimde toplumda karşılığı bulunan nitelikli insanı ülke için bir imkan olarak mı görüyor, yoksa kendi konumu açısından bir tehdit olarak mı?
Çünkü makamı olmadan hizmet üretebilen, toplumla doğal ilişki kurabilen ve yılların birikimini Türkiye’ye taşımak isteyen insanın varlığı, kaçınılmaz olarak rahatsız edici bir soruyu beraberinde getirir. “Makamı olmayan bütün bunları yapabiliyorsa, makamı olan neden yapmıyor?”
İşte bazı dar siyasal anlayışların rahatsızlığı tam da burada başlayabilir. Kendisini makamıyla vazgeçilmez hale getirmeye çalışan anlayış, kendisinden bağımsız güçlü şahsiyetleri bazen imkan değil, rakip olarak görür. Çünkü güçlü insan toplumla buluştuğunda makamın değil; liyakatın, birikimin, şahsiyetin ve hizmetin belirleyici olabileceğini gösterir.
Böyle bir anlayışın vardığı yer son derece tehlikelidir. Liyakat rakip, birikim tehdit, şahsiyet ise risk olarak görülmeye başlanır. Oysa gerçek devlet aklı bunun tam tersini emreder.