2002 yılında anlatılan hikâyenin en dikkat çekici vaatlerinden biri, devletin hantal yapısından kurtulması ve asli görevi olan denetleyici role çekilmesiydi. Eğer hayata geçirilebilseydi, bu gerçekten önemli bir dönüşüm olacaktı.
Dün bir müşterimin SGK prim borçlarını yapılandırmak için kuruma gittim. Binanın girişinde üç güvenlik görevlisi vardı. Asansörle çıktığımız katta ise masasında telefonuyla ilgilenen bir başka güvenlik görevlisi dikkatimi çekti. Gideceğimiz yeri biliyor olmamıza rağmen yine nereye gideceğimizi sordu.
Bu durum sadece SGK’ya özgü değil. Hemen her kamu kurumunda ciddi bir güvenlik personeli yoğunluğu var. İnsan ister istemez düşünüyor: Bu kadar güvenlik görevlisi kimi, kimden koruyor?
Bunları düşünürken, ekonomik şartlar nedeniyle prim borçlarını ödeyemeyen sanayici müşterime döndüm. “Bak,” dedim, “buradaki maaşlar senin benim ödediğimiz vergi ve primlerle karşılanıyor. Sen ise üretmeye çalışırken, kaybettiğin teşviklerin üzerine bir de yüksek gecikme faizleriyle büyüyen prim borçlarını taksitlendirme derdindesin.”
“Maalesef haklısın,” dedi. Ardından ekledi: “Göç İdaresi üzerinden Afgan ve Suriyeli işçi talep ediyoruz. Çünkü birçok iş kolunda kendi vatandaşımız çalışmak istemiyor. Gerçekten zor durumdayız.”
Geldiğimiz nokta düşündürücü. Üreten kesim ayakta kalma mücadelesi verirken, toplumun önemli bir bölümü doğrudan ya da dolaylı olarak kamu kaynaklarıyla geçinmeye çalışıyor. Kamu kurumlarında ise kadrolar ve yönetim kademeleri sürekli büyüyor.
Bir ülkede insanlar kırklı yaşlarda emekli ediliyor, çalışan nüfusun üzerindeki yük giderek artıyor ve üretim yerine tüketim teşvik ediliyorsa, bunun uzun vadede sürdürülebilir olması mümkün değildir.
Asıl tartışmamız gereken yapısal sorunlar bunlarken, ülke gündeminin “mutlak butlan” gibi konularla meşgul edilmesi ise ayrıca düşündürücüdür.