Köprübaşlarını tutanlar, bir süre sonra yolu da kendilerinin sanır. Devletin kapısını, piyasanın imkanını, siyasetin nüfuzunu kendi keselerine açılan birer geçit gibi görenler varsa, bunun faturasını en sonunda millet öder. Daha kötüsü, faturanın altına ülkeyi yönetenlerin adı yazılır.Yurt dışında bu hareketin nasıl emekle büyüdüğünü, insanların Cumhurbaşkanımıza hangi umutlarla omuz verdiğini yıllarca yakından gördüm. Bu yüzden bugün duyduğum kaygıyı saklayamam. Sadakat, yanlışı alkışlamak değildir. Reis’e söylenecek en değerli söz, milletin yaşadığı gerçeği saklamayan sözdür.
Bugün iki mesele birbirini besliyor. Pahalılık ve adaletin siyasi yakınlığa göre işlediği duygusu. İlki mutfakta hissediliyor, ikincisi insanın vicdanında. Türkiye İstatistik Kurumunun verisine göre Ağustos 2026’da yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51. Vatandaş bu oranı açıklama metninde değil; markette, kirada, çocuğunun ihtiyaçlarında yaşıyor.
Tam da böyle bir zamanda, kamu gücüne yakın olduğu düşünülen bazı çevrelerin haksız kazanç elde edebildiği kuşkusu büyürse, mesele bir borsa dosyasını aşar. İnsanlar şunu sorar.“Ben hesabını kuruş kuruş verirken, onlar kimin sayesinde dokunulmaz hissediyor?”
Fon soruşturmasındaki rakamları da doğru koyalım. Sermaye Piyasası Kurulu, tasfiyesine karar verilen 131 fondaki tekil yatırımcı sayısını 455.758 olarak açıkladı. Bu, borsadaki bütün yatırımcıların doğrudan mağdur olduğu anlamına gelmiyor. Fakat piyasaya güvenin kaybı, yalnızca o fonlara para yatıranlarla sınırlı kalmaz. Birikimini hisseye, fona veya başka bir yatırım aracına koyan milyonlarca insan aynı soruyu kendine sorar. Kurallar herkes için aynı mı?
Üstelik SPK’nın kendi açıklamasına göre olağan dışı fiyat hareketleri 2025’in son çeyreğinde gözlemlendi; konu 2 Aralık 2025’te Finansal İstikrar Komitesinde görüşüldü. Düzenlemeler yapıldı, ardından Eylül 2026’da fonların tasfiyesi gündeme geldi. Elbette hangi tedbirin ne zaman alınabileceğine ilişkin teknik gerekçeler olabilir. Ama kamuoyunun sorması da hakkıdır. İlk uyarıdan bugüne kadar hangi kurum neyi gördü, neyi yaptı, hangi adım neden yeterli olmadı? Denetim zincirindeki sorumluluk da para hareketleri kadar açık incelenmelidir.
Cumhurbaşkanımız 28 Eylül’de milletin hakkına el uzatanların hukuk önünde hesap vereceğini söyledi. Bu sözün arkasındayım. Aynı konuşmada sorunun finansal sisteme yayılmış bir risk olmadığını vurguladı ve muhalefete de cevap verdi. Finansal sistemin dayanıklılığını anlatmak devlet başkanının görevidir. Fakat vatandaşın beklediği cevap, sistemin ayakta olup olmadığından ibaret değil. Onun sorusu daha yalın. Bu düzene kim göz yumdu; kim kazandı; kim kaybetti; siyasi kapıları kim açtı?
Soruşturmalar, tutuklamalar ve mal varlığı tedbirleri var; bunları yok saymak haksızlık olur. Adalet Bakanlığının açıkladığı tedbirler, dosyanın ciddiyetini de gösteriyor. Ancak kamuoyu, yalnızca şirket yöneticilerine uzanan bir hesaplaşma görmek istemiyor. Siyasi ve bürokratik nüfuz kullanıldığına ilişkin iddialar varsa, bunlar da delilleriyle araştırılmalı; doğruysa sorumluların makamına bakılmamalı, yanlışsa insanların adı aynı açıklıkla temize çıkarılmalı. Yakınlık suç delili değildir; yakınlık dokunulmazlık da değildir.
Cumhurbaşkanımızın açıklamalarının altındaki yorumları izliyorum. Bunları bir kamuoyu araştırması diye sunmam; fakat öfkenin yönünü görmezden de gelemem. “Hemen tutuklansın, ters kelepçelensin” diyenlerin öfkesini anlıyorum. Fakat adaleti teşhir görüntüsüne indirgersek yarın başka bir haksızlığın kapısını açarız. Milletin asıl talebi, muhalife uygulanan ölçünün iktidara yakın olana da uygulanmasıdır. Soruşturma gerekiyorsa soruşturma, tutuklama için yasal şartlar oluşmuşsa tutuklama, beraat gerekiyorsa beraat. Aynıhukuk, aynı ölçü, aynı insan onuru.
Muhalefet belediyelerindeki yolsuzluk iddiaları da elbette incelensin. Fakat o dosyaları hatırlatmak, bugün iktidar çevresine yönelen soruların cevabı olamaz. Bir başkasının kusuru bizim hesabımızı kapatmaz. AK Parti, yıllarca yoksulluk ve yolsuzlukla mücadeleyi kendi siyasi kimliğinin merkezine koydu. Bu mirasa sahip çıkmanın yolu, zor soruları en önce kendi kapımızda sormaktır.
İş dünyası bu meseleyi iyi bilir. Sermaye, öngörülebilir kurala gider; keyfîlik kuşkusu yatırımın maliyetini artırır. Akademi de bilir. Bir kurumun itibarı, yazılı yetkilerinden çok, o yetkileri herkese eşit uygulamasıyla ölçülür. Siyaset ise şunu artık görmelidir. Mutfaktaki yangın ile adaletteki çifte standart hissi birleşirse, seçim meydanındaki hiçbir başarı hikayesi bu yükü tek başına taşıyamaz.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde verilen sarı kartı hatırlayalım. Ben o kartın kırmızıya dönmesini istemiyorum. Tam tersine, Cumhurbaşkanımızın bu krizi güveni tazeleyen bir dönüm noktasına çevirmesini istiyorum. Bunun yolu bellidir. Fonların tasfiyesinde vatandaşın parasına ne olacağını düzenli ve anlaşılır biçimde açıklamak; erken uyarılardan bugüne denetim kararlarını bağımsız biçimde inceletmek; varsa siyasi bağlantıları saklamadan soruşturmak; yargının bulgularını kişi ve makama göre eğip bükmeden uygulamak.
Reis’in bugün ihtiyaç duyduğu şey, etrafından yükselen “Her şey yolunda” korosu değildir. İhtiyaç duyduğu şey, milletin sofrasındaki pahalılığı ve zihnindeki adalet sorusunu kendisine dosdoğru söyleyen insanların sesidir.
Devletin büyüklüğü, köprübaşını tutanları korumasında değil; yolu yeniden millete açmasında görünür.
Henüz geç değil. Fakat güven, verilen sözün gücüyle değil, o söz kendi çevremize de uygulandığında geri gelir.